Hayrettin Yapma!

Bu kareyi birisi çıksın bana izah etsin. Mantıklı bir açıklama bekliyorum...

Türk Filmi mi Sizce? Türk Filminden mi İbaret?

Birgün gelecek, hayatının en mutlu anını yaşayacaksın. Koşa koşa babanın yanına gidip baba olacağını söyleyeceksin. Derken 9 ay sonra Hayatını adadığın kadının, sana dünyanın en güzel hediyesini kucaklarına sunacak. O günden itibaren üç kişisindir. Yatak odanda birde ufak bir beşik tıngır mıngır sallanıyor olacak ve uykulu gecelerini özler olacaksın. Hayatının en güzel kadınınından, hayatının en güzel çocuğu. Bu beşikte sallanan sıpanın ileride yapmadığı zorluk kalmayacak. Geçim sıkıntısının git gide yükseldiği günümüzde ihtiyaçlarına karşılık verememekten korkar olacaksın. Okuldan döndüğünde, okul aidatının geciktiğini sana hıçkıra hıçkıra anlatacak belkide. Yada diğer çocukların pastel boyalarının olduğunu, onunla paylaşmadıklarını sana anlatıcak. Sonrasında okula gönderemeyeceksin çaresizlikten, yanındaki muhteşem kadının artık sana eskisi gibi gülemediğini farkedeceksin ve çocuğunu okula gönderememenin acısını her fırsatta yüzüne vurur olacak. Çünkü onunda elinden birşey gelmeyecek. Bunun acısını en ufak bir fırsatta da senden çıkartacak. Birgün hastalanacak, şiddetli bir ateşli hastalık... Çevrenden yardım bekleyeceksin resimdeki bu baba gibi. yarı baygın duran çocuğunu sermaye olarak göstericek, trafikte sadaka isteyeceksin. Birgün gelicek askere gidecek bu sıpa. Gözlerin ağlaya ağlaya yollayacaksın. Vatanını korumaya giden bir erkek evladın vardır. Vatanı için uğruna canını verebileceği bir erkek evlat. Üstelik bu vatan ona hiçbir gelecek sağlayamazken gözünü kırpmadan onu koruyabilen bir erkek evlat. Onunda hayata karşı fedakarlıkları başlamış olacak. Derken askerliği bitecek annesinin yanına özlediği, etsiz kurufasulyesini yemeye gelecek. Akşam sofrada ansızın göreceksin, sofranın tam karşısında, saçları ağıran annesinin yanında sana bakıcak, Ben geldim babacım diyecek. Birgün bir fabrikada işe başlayacak, eve biraz yardım etmeye başlayınca gönlüne annesinin yanında bir kadın daha sıkıştırıvericek. Tekrar bir akşam sofrada artık evlenmek istediğini söyleyecek. Yine onun şartlarında büyümüş bir genç kız. Tekrar düşünmeye başlıyacak ve nasıl bunu gerçekleştirebileceğinin planlarını tam yapamadan iki kanepe birde sehbanın bulunduğu başka bir evde, elinde bir arkadaşından yalvar yakar aldığın borçla bir kutu çikolata ile bir başka babanın karşısına çıkıp genç kızı oğluna isteyeceksin. Derme çatma bir düğün ve sonrasında hayatının en güzel kadınıyla yıllar sonra tekrar yalnız kalacaksın. Bir süre sonra oğlun hayatının en güzel kadınından hayatının en güzel haberini alacak, yanına büyük bir sevinçle geldiğinde baba olacağının haberini sana vericek ve sonra...

Diego Armando

Ardarda iki futbolla ilgili yazı yazmak istemezdim ama Maradona buna engel oldu. Kusura bakmayın.“Biz futbolcular, sürekli üzerimizde çok baskı olduğundan yakınırız. Baskı, ancak evlerine beş peso getirip çocuklarını geçindiremeyen insanların üzerinde olur. Binlerce dolar alıp, sahaya çıkıp oynuyoruz ve ağzımızı açınca stresten bahsediyoruz… Stres bu ülkede, sabahın altısında kalkanlar içindir, lanet olsun ki.”

Pislik

Şimdi bu yazıyı okuyan beni fanatiğin önde gideni sanacaktır, ama alakası yok. Artık yavaş yavaş yaşımı başımı aldığımdan mıdır nedir, yoksa artık eskisi gibi olur olmadık şeylerin beni şaşırtmadığı ya da heyecanlandırmadığından mı bilinmez, kör bir fanatik değilim futbol konusunda.

Yaklaşık 11 yıldır futbolla yakından ilgiliyim. Bunun 4 senesinde kombine sahibiydim, maç kaçırmıyordum. Hala kaçırmıyorum gerçi, ama stada gidiş sayım son 3 senede 5'i geçmedi.

Kısa kesip sadede geleyim; Artık bu saatten sonra beni kendi tuttuğum takım dışındakiler ilgilendirmiyor. Bu sebeple diğer takımların maçlarının özetini dahi seyretmiyorum.

Ancak bu hafta boş zamanım vardı, evdeydim, dedim şu Hacettepe-Fenerbahçe maçını bir seyredeyim, belki güzel maç olur. Seyretmemle sinirimin tepeme çıkması bir oldu. 1995-2000 yılları arasında el classico'yu kaçırmazdım hiç. Kalbim tabi ki Katalan ekibinden yanaydı. Halkın takımı diyin, Real Madrid'in kendini bi bok sanan kraliyet takımı olması diyin... Bir çok sebep vardı Barça'yı desteklemek için. Abelardo'yu renkli gözlü Hierro'ya tercih ederdim. Barça halktı, Barça bizden biri gibiydi.

Daha o zamanlardan Real Madrid'in solbeki rahatsız ederdi beni. Hali, tavrı, jestleri, mimikleri... Herkes ne sempatik adam derken, hararetle karşı çıkardım, adamda inceden inceye bi kıllık var diye. Hakemle oynardı, karşı takım oyucularına aşağılarcasına bakardı vs. Kelimenin tam anlamıyla 'antipatik' sıfatının açılımıydı adam. Figo'nun (O zamanlar Katalan halkının gözdesiydi satılık piç) bu selpak satan çocuğa benzeyen pisliğe attığı her çalımda, verdiği her ayarda bir huzur kaplardı içimi. Hatta sensible'da en pahalı ve en iyi gözüken solbek olmasına rağmen hiçbir zaman takımıma transfer etmezdim. Sevemedim bir türlü.

Keltoş seneler sonra Fenerbahçe'ye transfer oldu. Sempatik tavırlar, sürekli sırıtan bir surat, etrafa dağıtılan mavi boncuklar... Sırıtan sıfatına hayran oldu herkes, ne güzel adam dediler, tam bir brezilyalı.

Ama a.k keli beni yanıltmadı, yan hakeme attığı suyla karakterini ortaya koydu ilk haftalarda. O olayın ardından anlam veremediğim, 'aslında o suyu bilerek atmadı hakemin suratına' diyen denyolardı. Bir insan böyle bir şey iddia edecek kadar gerizekalı olabilir mi? Ya da karşındakini bu kadar salak zannedecek kadar kendinden geçebilir mi? Garip.

Hacettepe-Fenerbahçe maçının sonunda yaptığı hareketlerle karakterini bir kez daha gözler önüne serdi. Biz futbolu bu gibi adamlar yüzünden sevmedik; fantastik gollere imzasını atan bu pisliği değil, gariban suratlı Abelardo'yu sevdik.

Gider

Nedir beyler bayanlar bu gider?
Vergi kazanç ekonomi para vs ile alakası olmayan anlamı ile gider.
Kendi içinde bulunduğum insan cinsinin yine aynı cinsiyet sınıfında bulunduğum erkek kısmındaki bazı gerizekalı aklı basmayan garip olguları olan tiplerin kullandığı bir sözdür.

Bana gider yaptı, satıra satır gidere gider!!! (...) üçnoktaforcorvex

lan amına koduğumun salağı nedemek bu gider? ortada giden birşeymi var neden inatla dilimize yeni kelimeler katıyorsunuz?


ney nereye gidiyor be dürzü?

ne demek bu gider ya biri açıklasın

aylardır ağzına sıçtığımın açık öğretimindeki muhasebesinde gider zamazingosunu gördüğüm yetmez gibi sizlere ne oluyor... Götünüze gider girsin.

Türkiye'de Doktor Olmak


Bir doktorla evli, doktor olmayan bir eşin serzenişi:

Affınıza sığınarak, bok yemektir.

Ben tıp okumadım, iyi ki de okumamışım. Türkiye'nin baba bir üniversitesinin "eşek bağlasan geçer" denilen bir bölümünde, çimlere ve boğaza karşı işletme okudum. En zorlu zamanım, altı günde yedi finale girdiğim son dönem oldu, uykusuz kaldım, sonra bitti gitti. Bizim endüstriciler, inşaatçılar, makineciler, bilgisayarcılar vardı. Bilgisayacılar bir hafta proje kasar uyumazlardı. Endüstriciler triple integrallerle kafayı çizerlerken, inşaatçıları ve makinecileri bitiren dinamikti. Hepsi çalıştı, çabaladı, sabahladı. Sonra onlarınki de bitti gitti.

Ama onunki bitmedi. Biz mezun olup keplerimizi havaya fırlattığımızda, o hala kafam kadar ingilizce pediatri kitaplarıyla boğuşuyordu. Dahiliye stajlarında, geceleri, yüzüne sıçramış kanı
bile silemeden, hacettepe hastanesinin bir köşesinde, kahve ve sigara eşliğinde kendine gelmeye çalışıyordu.

Ortalama iki ayda bir görüşüyorduk. Bazen üç dört aya çıkıyordu süre. Ben işe başladım, telefonla aradığımda geceleri, o ya yurdun çalışma salonunda ya da hastanenin kantininde oluyordu. Ya binlerce sayfa notla uğraşıyor, ya da yoğun bakımdaki hastaların başında oluyordu.

Sonraki iki sene böyle geçti.

Ben üniversiteme bayılmazdım, ama mezuniyet töreninde yine de kepimi fırlattım. O kendi törenine gitmedi, "altı sene ebemi bellediler" dedi, "sevinecek hiçbir şeyim yok". Ben mezun olduğum gün, sözleşmemi imzalamıştım. O mezun olduğunda bir işi yoktu. Dahası bir diploması
da yoktu. Sağlık bakanlığı diplomasına el koymuştu. Ya tus'u kazanacak ya da zorunlu hizmete gidecekti.

Benim arkadaşlarım -yani mühendisler, avukatlar, işletmeciler- üniversitede, hadi bilemedin üniversiteyi bitirdiklerinde nişanlandılar, işlerini yoluna koyup yuvalarını kurdular. Bir doktorla
birlikteyseniz böyle bir şansınız yoktur. Çünkü üniversite bittiğinde aslında hiç bir şey bitmez. Söylediği gibi, "sevinecek bir şeyiniz yoktur".

Mezun oldu ve aylarca ders çalıştı. Sonra tus'a girdi, olmadı. Zorunlu hizmet kurasında kars'ı çekti, doğunun parisi Kars.Doğuya gitmekle sorunu olan bir insan değildi zaten, gitti.

Doğu nedir bilir misiniz? Ben bilmem, ama o anlattı. Doğu, hiç bir aletinizin olmadığı hastanelerde tanı koyabilmek için insanüstü çaba sarfetmektir. Gerekli araçlar olmadan hastanızı iyileştirmeye çalışmaktır. Doğu, devletin ambulanslara benzin koymadığı, ve sevki gerçekleştirmek için hasta yakınlarından ambulansa benzin almasını beklediğiniz yerdir. Hasta yakınlarının parası yoksa doktorun üzerine yürümesidir. Doğu, aşı yapmak için jilet gibi
kayalara tırmanmak, dağ köylerine çıkmak, sonra da aşı yaptığınız çocukların ailelerinden azar yemektir. Doğu, devletin götürmediği her türlü hizmetin sorumlusu olmaktır. Halkın gözünde devlet olmaktır, devletin beceremediği herşeyin müsebbibi olmaktır.

Döndüğünde tus'u kazanmıştı, üniversite hastenesinde uzmanlığa başladı. evlendik. Haftada iki gece, penceresi olmayan, buz gibi bir laboratuvarda nöbet tutuyordu. Buz gibiydi, çünkü yan depodaki ilaçlar bozulmasın diye soğutuluyordu bütün bölüm. yazın sıcağında, o, tepesinden esen rüzgarla hasta oluyordu. Gecenin bir yarısı gelen kanlara bakıyordu, esrar aldıklarından şüphenilen ve yaka paça getirilen askerlerin idrarlarına. Zırıl zırıl çalan telefonlara koşuyordu, zehirlenenlerle, intihar edenlere boğuşuyordu.

O benim eşim. haftada iki gece görmediğim, haftada iki gece nöbet tutan, ve sonra ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi işine devam etmesi beklenen eşim. Nöbet tuttuğu saat başına 1 ytl 66 kuruş alıyor.

Evliliğimizin ilk yılları, onun hayatının en güzel yıllarında yaşadığı travmayı atlatmasına yardım etmekle geçti, yaraları sarmakla.

Biz 300 sayfalık kitaptan korkarken, o mezun olduğunda 15000 sayfa notu çöp torbalarına doldurup atmıştı. Geri kalan kitaplar şu an üç kütüphaneyi doldurmuş şekilde evde duruyor.

Bu sene uzmanlığını alacak. Devlet uzmanlık diplomasına el koyacak, çünkü bir daha zorunlu hizmete gitmesi gerekiyor. Uzman olarak çalışmaya başladığı zaman maaşı düşecek. Ondan sonra askere gidecek ve orada nöbet tutmaya devam edecek. Sonra gelecek, 35 yaşında, hayatı yarılamış bir insan olarak, geri kalan yıllarını huzur içinde geçirmesi umulacak.

Benim eşim bunu yapmayacak, çünkü uzman olduğu gün doktorluktan istifa ediyor. Hayatının 11 senesini bu işe adadı ve istifa ediyor, çünkü artık acı çekmenin anlamsız olduğuna karar verdi. Böylece, türkiye bir "kendini tanrı sanan cibiliyetsiz bir doktordan" kurtulmuş olacak, bayram
edebilirsiniz.

İstifa ediyor, çünkü evlendiğimizin haftası eve tüp takmaya gelen usta "sen doktor olmuşsun ama ben senden daha fazla kazanıyorum, keyfim de tıkırında" dedi ona. İstifa ediyor, çünkü ondan 150 puan daha düşük alan insanlar hayatlarını yoluna koydular, evlerini aldılar, çocukları 3-5 yaşına geldi.

İstifa ediyor, çünkü erken ölmesinden korktuğumu biliyor.

İstifa ediyor, çünkü 11 senede şunu anladı: Türkiye'de doktor olmak bok yemek ve o boku bütün sevdiklerine sürmektir.

(alıntıdır)

4,3,2,1 Motor...

Bir oyuncuyla evli olmanın en zor anlarından biriside olur olmadık senaryoların karşınıza çıkmasıdır. Bu yandaki resim hepimizin bildiği binbir gece isimli diziden bir kare. Ne varki bunda diyebilirsiniz? Şimdi Şehrazat denilen kadının allahı var hakkaten çok güzel, sağlıklı bir erkeğin isteyebileceği güzellikte. Beğenmeyenlere erkek değilsin demiyorum ama, her erkeğin açık konuşmak gerekirse böyle bir kadınla yatmak isteyebileceği gerçeğini düşünmek abesle iştigal bir durum olmasa gerek. Tarih bilgim yanıltmıyorsa üç yıldır Türkiye bu diziyi baya iyi bir reytingle izliyor. Çocuğu hasta olan bir annenin, böyle bir durumdan faydalanmak isteyen seksomanyak bir herifin isteklerini yerine getirmesi bir anne yüreğinin herşeyi kaldırabileceğine bağlandı. Herkes o ateşli sevişme sahnesini beklerken bir aile dizisi halini aldı bu dizi. Yani bir adam göz göre göre bu durumdan böylesi bir hatun üzerinden istifade edicek ve bizim halkımız susacak. İlginç bir toplumuz gerçekten. Konu ise aslında şu. Benim böyle bir karım olsa böyle bir dizide oynatırmıydım. Sadece şehrazat karakteri üzerine yoğunlaşmayalım. Diğer yerli yapım dan örnek verecek olursak Ferhunde de aynı sorunsalın içine rahatça girebiliyor. Lost'taki Kate neredeyse öpüşmediği black smoke kaldı adada. Ben karımı televizyonda bir başkasıyla öpüp koklaşırken izleyemem kardeşim. Yatıcak yuvarlanıcak, karıma 150.000 teklif edicek kabul edicek... Ohooo boş iş bunlar. Millet teklife hastalığa falan bakmıyor be anam. Porno kültüründen yoksun bir milletin öpüşmeden hemen sonra orgazm olacağını düşündüğünden bu dizileri izliyorlar. Hal böyle oluncada ülkemde böyle bir oyuncunun porno oyuncusu gibi görünmesinin altındaki gerçek çıkıyor meydana. Bu yüzden oyuncu bir kadınla asla evlenmem. Herkes Türkan Şoray değilki bazı kanunları şaaak şaak senaristin suratına çarpsın. Öpüşmicem deyip kestirip atsın. Öpüşüyorlar anam, hemde dilleriyle...

Senaryo Vol. 2

-Ne üç taşşak mı, diye bağırdı İrem.
Duyduklarına inanamamıştı.Gidip hemen buzlu bir viski aldı

-Bunu daha önce söyleyebilirdin peter..şey sezer dedi.

O sırada çorabının söküğüyle ilgilenen Sezer'in kafasında şimşekler çaktı kan beynine sıçradı, durdu, gözlerini İrem e doğrulttu:

-Ne Peter lan, Peter neee!!!

diye bağırdı.

İrem şoke olmuştu.

-Şeyy..ehmm..canım öyle demek istemedim ben sadece...Bilmiyorum kafam karışık bu aralar biraz, bu 3 taşşak olayı bütün planlarımı altüst etti.

-Lan ne karışığı, ne planı besbelli porno izlion peter falan, derken tutamadı kendini ve göz yaşlarına boğuldu Sezer.Taşşaklarını kaybettiği yetmiyormuş gibi en sevdiği insandan gördüğü bu muamele kafasının tasını attırmıştı.Tualette bile yanında taşıdığı magnumu aldı ve İrem'in başına dayadı:

-Çok sevmiştim ulan seni silvia..şey İrem..ama yine de emeğine sağlık

dşınnnnnnnnnn!!!!

İrem kanlar içinde yere serildi.Sonra silahı kendine doğrulttu.Hayatı bi film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti.Onlarca cd vcd dvd download adultpass.Hiç tereddüt etmeden tetiği çekti.Tek kurşun temporal kemiğini parçalamış, hipofizi ve kontralateral lob u geçmesi milisaniye sürmemişti.Artık yoktu.Ondan geriye sadece paylaşımları ve + repleri kalmıştı.Saygıyla hatırlanacaktı.

****************************

Tüm bu olaylar cereyan ederken karşı apartmanda porno izlemekte olan Şükrü yere eğilip peçetesini alırken büyük bir gürültüyle irkildi.Birkaç saniye sonra kendine geldi ve yerden kalkabildi.Manzara dehşet vericiydi.Evinin penceresi ve bilgisayarının ekranı paramparça olmuş, az önce indirdiği tüm filmler de heba olmuştu.

Senaryo

Sezer o gün eve geç gelmişti.Anne ve babasına selam dahi vermeden odasına çıktı.Zengin bir semtte iki katlı bir evde oturuyorlardı.Kapıyı çarptı ve odasına çekildi.Gece boyunca içmişti ama yine de yapamamıştı.Tetiği çekmek üzereyken aklına ''o'' geliyordu, İrem...

İremle ilkokuldan beri arkadaştılar.Lise yıllarında bu arkadaşlık farklı bir boyut kazanmıştı.Birbirlerine belki itiraf edemiyorlardı ama artık aralarındakine arkadaşlık denilemezdi.Aşk hiç denilemezdi.En doğru tanım sevgiydi , evet bu kadar basit.

Sezer ortaokul yıllarında son derece depresif bir kişi olmuştu.Hiçbir işi rast gitmiyordu.Ne iş yapsa eline yüzüne bulaştırıyordu.Bunda küçüklükten beri gelen aile baskısının da etkisi büyüktü.Ama onu tetiği çektirmeye bu kadar yakınlaştıran şey neydi?Her şey 2 sene önce lise 1 yazında olmuştu.Sezer ve arkadaşları yaz için güneye inmeye karar vermişlerdi.4 kafadar kendilerine göre eğleneceklerdi.Bu tatil olayını irem e anlattığında kız onu mahzun bakışlarla izlemişti.aslında sezer de gitmeye o kadar hevesli değildi gündüzleri vaktini irem le geçirebilirdi ama akşam eve döndüğünde yine anne babasının suratını görcekti.Bağırmalar çağırmalar kıyamet kopacaktı küçücük olaylardan.Babası yazın bile derslerine çalışması için ona baskı yapacaktı bir şekilde yine kafası atacaktı Sezer'in.Bütün bunlar içindeki İrem sevgisini bastıracak denli onu bunaltmıştı.

Ergenliğe adım attığı yıllardan sonra Sezer pek konuşmuyordu kimseyle.Arkadaşları da hep küçüklük arkadaşlarıydı, o yıllardan sonra yeni arkadaş edinmemişti pek.Hep bir patlama olacak diye bekledi yıllarca, bir şey yapacaktı, ufak bir şey ve her şey tekrar rayına gircekti.Hayata bu kadarda saf gözlerle de bakabiliyordu aslında.Ama o beklediği gün aradan yıllar geçmesine rağmen bir türlü gelmek bilmedi.

Lise 1 yazı...Bir milad...O yaz neler olduğunu sadece Sezer biliyordu, en yakın arkadaşlarının olaylardan hiç haberleri yoktu.Zaten o yazdan sonra onlarla da görüşmeyi kesmişti.Olanları İrem'e anlatmayı düşünmüştü fakat sonradan vazgeçmişti.Hayır, bunu asla ona anlatamazdı.

Sezer o yaz taşşaklarından birini kaybetmişti ve bunu kimseye anlatamazdı...
İki gün önce de başka bir taşşağını kaybeden Sezer'in elinde sadece üç taşşak kalmıştı.Vakit daralıyordu.Tüm taşşaklarını kaybetmeden, bir an evvel evlenmeliydi.

Niloş...

Nilgün benim ilk aşkım.Liselim.Niye burda paylaşma gereği duydum hemen itiraf edeyim.Az önce ''Once'' isimli irlanda yapımı bir filmin os'sini dinliyordum.Şarkının ismi ''falling slowly''.Sonra msn'imi açtım bir de baktım ki kız çevrimiçi.Artık kıvama gelmiştim sizinle de paylaşayım dedim.Ne de olsa iyiden iyiye sanal olduk birader, hastaneye koşarak gidiyorum ders bitiyor vizit bitiyor, sonra koşa koşa odaya geliyorum laptopu açıyorum.Olacak iş değil.Neyse...

Lise aşkları zordur.Hele benimki gibi bir okulda çok daha zordu.Ayrıca aşk falan diyorum da bildiğin platonikti.Hatta kadim dostum(otuzdokuz) Sercan ve Emrah bunun platonik olduğuna bizzat şahit olmuşlardır.Adamların gözünün önünde on beş dakika kıza yalvardım İstanbul seyahatimde.Yine de gelmedi zilli.Bu arada şunu söylemek istiyorum bu blog herkese açık mı?Yani Niloş da bunları görecek mi?Eğer başıma bir şey gelmeyecekse Niloş'u sevmiyorum.

Bizim okul bildiğiniz gibi kız erkek ilişkilerinin çok istediğim gibi yürümediği bir yerdi.Hani kenar mahalle liseleri olur, kızlarla erkekler uzun eşek oynarlar ya, öyle bir okulda istemezdim ama ne bileyim böylesini de istemezdim.Aradaki mesafe sanki biraz fazlaydı.

Efendim bu kızla üç sene boyunca bakıştık durduk.Sonradan öğrendiğime göre ortada bir bakışma yokmuş sadece ben bakıyormuşum.Bakmak ne ya, ahahahaha çok ezik oldu.Neyse...Ben okulun beyin takımındaydım, olimpiyatçıydım, boş zamanlarımda mühendislik kitaplarından fizik kasıyordum.Ayrıca, evet itiraf ediyorum bursluydum.Buna ek olarak her ay okuldan da cüz-i bir miktar para alıyordum.Ama o...Florya'nın yarısı onlarındı.Para boktu anlayacağınız.Ders bitince yurda çıkar pencereden kızın servisinin gidişini izlerdim.Öğle aralarında ders zili çalar çalmaz haldır huldur koşarak yemekhaneye inerdim çok açtım.Ama o...O benim kıtlıktan çıkmış gibi koşuşumu izler, asil bir kontes edasıyla tebessüm eder ve sakin adımlarla kantine hamburger yemeye inerdi.Ben bedava olduğu için Fem'e gitmiştim ama o...Parasını bastırıp özel ders alıyordu.Mezuniyet balosunda belki görürüm umuduyla o zamanın parasıyla otuz milyon bayılıp davetiye kartı almıştım.Belki açılabilirdim son günümüz nasıl olsa diye.İçim içime sığmıyordu.İlk iş olarak adam gibi bir kıyafet bulmalıydım.Kıyafet bulmak için aramadığım arkadaş kalmadı.En sonunda beyaz bir gömlek buldum ve bir arkadaştan ayakkabı aldım.Pantolonu da Şirinevler'de ikinci sınıf bir dükkandan aldım.Bu sözlerimde kesinlikle mübalağa yok.Hepsini O'nun için yaptım.Ama gel gör ki bu zilli baloya gelmeye dahi tenezzül etmedi.Moralimin bozulduğu yetmezmiş gibi arkadaşlar baloda bana zorla siyah bir ceket giydirip yakamı açtılar, sonra etrafımda bir yuvarlak oluşturup kahkaha attılar.Sınıfın en zenginlerinden biri olmama rağmen bir avuç çapulcu beni rencide etmişti.
Velhasıl son günümde de şansım yaver gitmedi.O gün bu gündür aşk hayatlarım hep çalkantılı geçti.Dikiş tutturamadım bir türlü.Ceketli fotomu ve bahsi geçen parçayı paylaşmayı bir borç bilir,saygılar sunarım...

Bana Dair...

86 yılının yazında ülkemizin bağnaz illerinden biri olan Konya'da dünyaya geldim.İlk çocuk olmanın verdiği avantajla hep el üstünde tutuldum.Ailemiz orta halliydi, fakir falan değildik yani.Tabi kardeş sayısı artmaya başlayınca biz de büyük bir kıtlık baş gösterdi.Sonra toparladık.Şimdi yine orta halliyiz.

İlk evimiz Konya'nın yine bağnaz mahallelerinden birinde, Hacı Şerafettin Camii yakınlarındaydı.Evimizin yanında Kılıçarslan türbesi vardı falan filan.Buraları hızlı geçip kız arkadaşlarımdan bahsetmek istiyorum.Fakat onun öncesinde ne kadar başarılarla dolu bir eğitim-öğretim sezonu geçirdiğimi anlatmak isterim müsadenizle.

Hocalarım ilkokulda ne kadar parlak bir öğrenci olduğumu farketmişlerdi ve bu sebeple beni askeri idadi lisesine göndermeye karar verdiler, tabi savaş zamanı imkanlar kısıtlı.Şaka lan şaka muhafazakar bir ailenin çocuğu olduğum için normal bir şekilde okumaya devam ettim.Ard arda sınıf birincilikleri alıyordum.İlkokul 4'te okul değiştirip dersaneye gittim.Yoğun bir maratonun ardından anadolu lisesi sınavında il ikinciliğiyle eski adıyla Konya Maarif Koleji yeni adıyla Meram Anadolu Lisesi'ni kazandım.Fakat başarıya doymak bilmiyordum, orta 3 sonunda yapılan LGS sınavında yine Türkiye ve Konya derecesiyle ortalığın amına koydum ve İzmir Fen Lisesi'ni kazandım.Büyük bir yol ayrımına gelmiştim önümde iki seçenek vardı; ya devlet okulu ya özel okul.Ben tercihimi Gülen cemaatine yakınlığıyla bilinen İstanbul Fatih Koleji'nden yana kullandım ve İstanbul yolunu tuttum.

Kolej ve İstanbul hayatıma başka bir yazımda değinmek isterim çünkü ilk aşklarımı, tabularımı, çelişkilerimi ve daha nice ilklerimi orda yaşadım.Onları ilk önce temiz bir kağıda yazıp sonra buraya geçirmeyi düşünüyorum.Böyle de amatörüm işte.

Öss geldi çattı, girdik çıktık ve şimdi lanet olası bir şehirde adını ağzıma bile almak istemediğim Ankara'da okuyoruz.Amma velakin İstanbul gözümde tüter.İstanbul benim canım, vatanım da vatanım demiş şair.Görüldüğü üzere boktan bir hayatım var, neredeyse hiç macera yaşamadım.Bilmiyorum belki de aklıma pek bir şey gelmedi bu saatte.''hadi len ordan yarrmmm'' dediğiniz duyar gibi oldum, ne de güzel söylediniz uykum açıldı valla.

Bıldırcın Hurmalar, Beni Kim Tırmalar?

Doğum günüme yaklaştığım şu günlerde geride bıraktığım 22 seneye bakıyorumda, ciddi anlamda bir revolation süreci budur demekteyim. Yani 86 yılında dünyaya geldim, teknoloji sıfırdı. İlk özel kanalımız star'dı. bide sinir bozucu TRT vardı. Tiksinirdim ozamanlar ondan

Yalan rüzgarının sıkıcılığında bir apartman hayatım vardı. Evimizdeki evcil hayvanımız ise bir koyundu. İstanbul gibi bir şehirde 6. katta bizle beraber kalan bir koyunun asansöre bıraktığı boklara gelen şikayetleri hayatımızdaki aksiyon.


Ve semtimizdeki gökdelen gibi gözüken otele gelen turislerin onla beraber çektiği fotoğrafları.
Gerçi şimdi o gökdelen dediğim derme çatma bir market, hatta market arabası. Çocuk gözüme herşey büyük gelirdi. Şimdi rahat batar oldu. Kiracı çıkarsa allahın izniyle marstaki triblex'e yerleşeceğiz. Kardeşimi saylonlar kaçırdı demeye başlamadan konumuza dönelim, yani ben (H)

Çocukluk halime bakıyorumda, salakmışım dersem yeridir, cidden. öyle boş boş büyümüşüm. Evde babaannemin diyebet şekerlerini çalmaya bayılırdım. Hala hastalıktır bende, bir yere gittiğimde görürsem gizlice çalarım bir ikitane atarım. Birgün yakalanıcaz hadi hayırlısı.

Keşke bebekken çıplak fotoğrafım çekilseydi, bu saatten sonra yapsam kim bakmak ister ki?

İstanbulun merter semtinde doğarak büyümeye başladım, hep merter kötü bir yer olarak anılmakta ama umursamadan devam edelim,
İlkokul hayatıma burada başlamıştım. Evden ayrılıp bir sisteme dahil olmak sistemime aykırıydı ve yanlızlığım orada başladı.

İkinci sınıftan sonra osmaniye denilen yere taşındık, okul hayatım hiç bitmeyecek gibiydi ama bir rahatsızlık duymamakta idim. Ve yıllar geçiyordu. Tekrar mertere taşındık ve hayatımın bu anlarına kadar aha işte bunu yaptım diyebileceğim hiç birşey yoktu. Hala mal mal büyümekte idim.

İnanmayacaksınız ama tekrar merterden osmaniyeye taşındık. Böyle bir git gelimiz var ama bu taşınma bir değişimdi. Aslında orta sonda yada orta ikide vardı bu evrim. Bazılarınız bunu meuheudhueh ergen oluyor salak diye yorumlarsınız. Ondan bahsetmiyorum. İnsani bakış açısı vardır onun gibi birşey. Konunun yine amına koyduğumun farkına vararak devam etmeye başlasak ya.

Liseye başladım, ki hayatımın en büyük aptallıklarından biridir bu. Bahçelievler Erkan Avcı. 4 senemi çaldın ulan. Resmen sıkıntı yıllarıydı. Öyle aptal bir okul hayatı olamazdı, yani okulda cazip bir şey yoktu. En nihayetinde 3+1 yaparak çift dikiş denilen olayla sıyrıldım buradan. Sıyrılırken son sınıfta staj için başvurduğum mercedes ile ilişiğim staj sonunda devam etmekteydi. Anlam verememiştim. Oto elektrik kısmında idim ama araçların motor bakımlarını yapmak, radyatörlerini değiştirmek, dış muhafazayı söküp yeniden takmak daha cazipti. Sonra onlarda sıkmaya başlayınca oraya ait olmadığımı anladım ve kaçtım. Öss geyiği adına bir yılımı heba ettikten sonra yetenek sınavına yöneldim ve bir başarısızlık örneği daha karşımda idi.

Sınavdan sonra, zaten aile içinde ''emrah gel bi fotoğrafımızı çek sen iyi çekersin'' laflarının gazı ile kendimi fotoğrafçıda buldum. 1 sene kadar burada birşeyler yapmaya çabaladıktan sonra kendimi başka bir iş yerine transfer eyledim ardındak şuan çalıştığım yerdeyim.
Ne kadar çabuk bir şekilde sonlandırdım öyle. Eee sevgili okurlarım. Beni daha iyi tanımak için yazılarımı takip edeceksiniz.

Saygılar Sevgiler Öpücükler vs vs vs

Denge


Videoda her seferinde gülerek izlediğimiz Kaan Yakuphan'ın başına gelen bu olay belkide gündelik hayatta karşılaşabileceğimiz tuhaf durumlardan bir tanesi. Tepemize belkide stüdyo düşmüyor olsa bile aniden aldığımız kötü bir haber bile hepimizi Kaan'ın düştüğü bu durumdan daha fena yapabilir. Önemli olan durumdan sıyrılabilmek çabasını gösterebilmemiz, bu amacı güderkende kendi kıçımızı nasıl sağlama alabilme derdine düşmemizden dolayı büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilmemiz olabilirmi? Büyük beklentilerle karşıladığımız geleceğimizin bize her seferinde çerme takmasının belkide nedeni biraz bencil olmamız olabilirmi? Ya da umursamamazlık?

Bu ne denli bencil olduğumuzla alakalı bir durum bence. En basiti bu videoda spikerin hala haber sunmaya devam etmesi, birşeyleri olmamış gibi kabullenme, (oto kontrol) sonrasında ise biraz bencil düşünüp kendini koyvermesi. (oto kontrolü kaybetmek).

İşte hayat bu noktada başlıyor belkide, bencillik doğamızda var, bencil olmasaydık işlerimiz bu kadar düzensizliğin içinde belli bir çizgide gidebilir mi?

Hocam?

Uykusuz Dergisi'ni okuyanlarınız bilir. 3. sayfada 'Kaç Yıl Oldu?' isimli bir köşe vardır. Bu hafta o köşeyi okumamla rahat gülebilmek adına ayağa kalkıp odanın ortasına hareketlenmem bir oldu. Doğruysa gereğinden fazla komik, bir o kadar da acı. Ama Hakan'ın 90'lı yıllardaki televole zamanları akla gelince 'neden olmasın?' diyor insan.

Buyrun burdan yakın;
'Bir maç öncesi Hakan Şükür'ün, "Kıymayla mıyma arasında ne fark vardır hocam?" sorusuna, Fatih Terim "Git başımdan Hakan konsantre olmaya çalışıyorum!" diye cevap vereli 10 yıl olmuş...

Var mısın Yok mısın?

İnsanların kendilerinin olmayan paralar için gözyaşı dökmelerinin ne anlamı var ve hangi mantaliteye göre hareket ederek böyle bir davranışta bulunuyorlar anlamış değilim doğrusu.

Sana bir şans verecekler, sen elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıcaksın, aldığını alıp siktirip gidiceksin işte. Bu şansı değerlendirememenin ne gibi bir kaygısı olmakta ki sana ait olmayan bir şey için kendini yerden yere vurmaktasın?
Gerçi sen de haklısın kardeşim. Sana verilen sadece şans da değil ki. Umutlar var, hayaller var, bunların sonunda gerçekleşeceğini düşündüğün huzur var... Sen de haklısın tabii. Sadece şans değil; benliğini geri kazanma imkanı, tüm hayatın boyunca yapmak istediklerini bir gecede yapabilme ihtimali de veriliyor sana aynı zamanda. Neden ağlamayasın ki?

Nevarolmönyazıörneğiişte!

SrC'nin Eti'ye başvurusu.
Önümüzdeki yaz İstanbul Üniversitesi'nin açacağı İngilizce kurslarında bu dilimi ilerletmeyi düşünmekteyim. Eti Grubu'nda çalışmayı çok isterim. Hayalim, sürekli göz önünde olan herkesin bildiği bir sektörde çalışmak. İlanınızı görür görmez başvuru yapmak istedim. Büyük bir heves ve istekle çalışacağım kanaatindeyim. En kısa zamanda görüşmek dileğiyle. İyi çalışmalar.

İlk Post